Kısa analiz için teşekkür ederim abi. Hani bir laf vardır "adam olucak çocuk" şeklinde başlayan, Ali Turan'da da işte bu hava var, topa vuruş tekniği kumaşını belli ediyor. Dediğin gibi, "En önemlisi de bu takımda oynamak için Hurma ve eşrafının türlü tehditlerine boyun eğmemiş, her türlü başa çıkmıştır." sergilediği tutumla gelmeden önce taraftarın sempatisini kazanmış biri, Allah yardımcısı olur inşallah.
Analiz kısa ama bazı arkadaşlar iddialı bulabilir. Neden iddialı olmasın ki? Biz yeter ki, futbolcunun kabiliyetini, yapabileceğinin sınırlarını ve hiçbir zaman yapamayacaklarını bilelim, görelim. Ki, eleştiri yaparken bunları göz ardı etmeyelim. Ali Turan konusunda bir Orhan Ak vakası daha yaşamak istemiyorum. Orhan zamanında verebilecekleri ile değerlendirilmedi, hiç bir zaman veremeyecekleri üzerinden değerlendirildi, eleştirildi, yeri geldi küfür edildi, yeri geldi ıslıklandı. Kimse Ali Turan'dan bir bek olarak sürekli oyunu forse etmesini, ileri geri lokomotif gibi çalışmasını beklemesin. Ali Turan'ı, takım ruhuna katkısı, mücadelesi, kademeleri ile değerlendirsin. Çok iyi şutlar çıkarmasını, iyi ortalar kesmesini de beklemesin. Yapar, yapar belki ama az ve öz yapar. Bekten ileri çıktığında, hücuma dayalı olarak yapmayı en çok sevdiği şey rakip ceza sahasını zorlamak, birebir yapmak istemesidir.
İki gün sonra Lorik Cana için bile, beş adıma pas atamıyor diyenler olacaktır muhakkak. Birincisi üstte belirttiğim sebepten. İkincisi ise Türkiye’de yabancı oyunculara bakış sebebiyle. Gelen her oyuncu, öyle göklere çıkartılıyor ki, hepsinden mücize bekleyenler, yapabileceklerini ve kabiliyetlerini umursamadan ağzıyla kuş tutmasını bekleyenler oluyor haliyle. Evet, Cana beş metreye bile pas atamayabilir. Ama senin stadın patates tarlası gibi olursa, Keita gibi oyuncular gelip ancak Sami Yen’de boru öttürebilir. Suç, ne yazık ki futbolu yönetenlerde. Bir gün öncesinden çık sahaya, topu, sahanın üç/beş bölgesinde dene bakalım düz giden top sekiyor mu, sekmiyor mu? LigTV/vs. gibi yerlerden gelirlerin kulüplere dağıtımında, saha koşullarının düzeltilmesi şartı koş bakalım o sahalar düzeliyor mu düzelmiyor mu? Düzeltilmeyen kulübün parasını kes bakalım. Oynayalım kardeşim, 10 takımla oynayalım, dörder maç yapalım, ama adam gibi sahalarda oynayalım. Oynatma maçı bakalım. Ama yok, süper lig ya, önüne gelen girecek, süper olunca takım sayısı fazla olması gerekiyor çünkü. Gaziantep Sosa’yı getirecek, Manisaspor Dica’yı alacak. Sağa sola milyonlar saçılacak. Peki, o Sosa, o Dica bu sahalarda gerçek kabiliyetlerini ve yeteneklerini sahaya yansıtabilecek mi? İki gün sonra kaçarcasına gitmeyecekler mi? Ne olacak senin Sosa’ya verdiğin para? Yazık değil mi? Senin Sosa’n kaymak gibi sahalarda oynasa, kaymak gibi goller atsa, istatistiklerine yeni yeni haneler açsa, sen de onu kat be katına Avrupa’ya satsan, verdiğin para boşa gitmese, kâr etmiş olsan, aldığın parayla da, yeni yeni yatırımlar yapsan olmaz mı? Çok zor değil mi şunları yapmak. Çok zor değil mi birini gelip bunları hayata geçirmesi, iki üç radikal kararla, aha şu transfer yapıldı, aha bu geldi diyerekten gelişiyoruz deyip kendimizi kandırarak; hala Avrupa’nın 20 yıl gerisinden gelmekten kurtulmak çok mu zor?
Millet stad yapıyorum, güncelleştirme yapıyorum, öne iki sıra daha atıyorum, loca yapıyorum diye övünür. Hâlbuki bir stat yaparken önce zeminin sağlam kazığa bağlayacaksın. Bağlayacaksın ki, senin topçun da, sana gelen takımlarda kaymak gibi zeminde oynayacak, seyir zevki artacak, işte o zaman seyirci sayın artacak, güzel Türkiye’mdeki seyirci ve taraftar kapasitesinin zayıflığını gidereceksin. Ondan sonra oturup konfora, locaya, kapasiteye bakacaksın. Avrupa’da şöyle, Avrupa’da böyle deyip konforlu statlar istiyoruz ama ne o statları dolduracak seyirci, ne de seyircileri o stada çekecek oyun kalitesi var. Avrupa’da belirli ve her milletin kendi kafasındaki futbol kültürünün ihtiyaçlarını karşılayabilecek oyunlar var ki, (Almanya’da sert, İngiltere’de hızlı, İspanya’da hücuma dayalı vs.) artık millet aşmış kendini, stat konforları düşünülür, yeni statlar inşa edilir olmuş.
Sadece saha açısından değil elbet futbolcuları, oyunu değerlendirmek. Teknik direktörlerde, antrenmanlarda önemli bu konuda. Kim demişse bana göre yalan demiş teknik direktörün takıma katkısı ancak yüzde 20 diye. Senin antrenörün iyi değil, takımı bir bütün halinde oynatamıyor, buna dayalı antrenmanları yaptıramıyor, eksiklikleri göremiyor ve bir bütün halinde en iyiyi oluşturabilecek, birbirlerine anlam kazandırabilecek oyuncuları seçmiyorsa ve doğru sistemde yerleştiremiyorsa hangi oyuncunun hangi kabiliyetini sahaya yansıtmayı beklersin ki? Bloklar arası mesafe yetmiş metreye çıkıyorsa, sen istersen dünyanın en hızlı savunma oyuncularını getir koy takıma, madara oluyorlar mı olmuyorlar mı beraber bakalım. Senin ön liberoların çalışma azmi azsa, senin bekin istediğin kadar görev ver, çıkmakta tereddüt ediyor mu etmiyor mu bakalım.
Futbolcuları yanlış değerlendiriyor, hep kendi görüş açımızdan ahkâm kesmeye çalışıyoruz. Çok büyük yanlışlar yapıyor, futbolcuların günahlarını bile alıyoruz. Hoş, kendi kaptanını asıp kesmekten çekinmeyen, sonrada bizim lafımız aslında ona değildi diye kıvırmaya çalışan, yaptığının bile arkasında durmayan gruplar olduktan sonra ne anlamı kalır ki şu yazılanların. En büyük rakibine karşı, belki şampiyonluk maçında, maçın bitimine 25 dakika kala sahaya sırtını dönüyorsan, kusura bakma senin hiçbir görüşün önemli değildir benim için, olamazda. Senin yaptığın faaliyetler hiçbir şekilde bir anlam ifade etmesi beklenemez. İşte bu yüzdendir ki, Galatasaray’a çok genç yabancı oyuncuların alınıp gelişim göstermesini beklemekten yana değilim eğer gerçekten çok yetenekli değil ise. Bu ortamda kendi oyuncuların bile çok fazla duygusal olarak yıpratılırken, yabancı ve genç bir oyuncunun gelip ne yapmasını bekleriz ki burada? Sahada verebildiğini veren oyuncuyu hani yeri geldi küme düşse bile alkışlamak yerine elde baltalarla mağlubiyet ve başarısızlık bekleyen taraftarın huzurunda bizim kendi oğlanımız stres yaşar, ayakları birbirine dolanırken, elin Brezilyalısından ne bekleriz ki?
Ali Turan, hani o Galatasaray ruhunu ortaya koyabilecek çapta bir oyuncudur. Her takımın bir ruhu vardır elbet lakin geçmişte yaşananlar bizim saha içi ruhumuza çok farklı bir anlam katmıştır. Ali Turan, iki gün sonra İstanbul hayatında bozulabilir, sağda solda haberleri çıkabilir. Ama o mücadele gücünü ortaya koydukça alkışlanmalıdır. Elin oğlu iki hareketinde pohpohlanıyorsa onun adı elbette Sergio Ramos olur, senin Ergün Teber’in bir hatasında yere yıkılıyorsa, altı sene önce karşısında oynadığı rakibi Real Madrid’de oynar, senin Ergün’ün Kasımpaşa’da var olma mücadelesi verir. Bize ne dışarıda ne yaptığından. Adam para kazanıyor kardeşim. Elbette verdiği emekleri, kendi zevk, ihtiyaç ve sosyalitesi ışığında karşılamaya çalışacak. Sahada elinden geldiğini veriyor, antrenmana geç kalmıyor, düzeni bozmuyorsa sana ne bindiği arabadan, koluna taktığı mankenden. Ha, olur ya, sosyal yaşamı, özel hayatı iş hayatına zarar vermeye başlar, kas sakatlıkları artar o zaman senin tepki verme zamanıdır. Zaten, aklı başında teknik direktör, saha içinde huzursuzluğa yer vermeden, futbolcuyu o haliyle taraftarın önüne atmaz. Baktı adam olmayacak, yavaş yavaş asimile eder.
Biz kimiz ki, hangimiz mükemmeliz ki, kendimizden farklı herkesten mükemmelliği bekleriz? Herkes, hayatın her alanında eksiksiz mi yaşıyor? Hata mı yapmıyor? Kendimden örnek vereyim. Bazen çok çalışmayı severim, hatta fazla çalışırım, bazen öyle bir üşengeçliğim tutar ki, yerimden kalkmak istemem. Çalıştığım zaman beni bir şekilde onore etmekten ziyade, elde balta falsomu beklersen, ben hangi şartta başarılı olabilirim? Baskı altında, hele hele futbol gibi çok büyük bir sektörün, büyük paraların, büyük statların ve taraftarların baskısı altında, hangi oyuncudan bu kadar büyük bir kabiliyet bekleyebiliriz ki? Hangi oyuncudan sahanın her alanında, ne olursa mükemmel olmasını bekleyebiliriz? Hangimiz mükemmeliz ki, herkesten mükemmeliği bekleriz? Mesut Türkiye’de yetişseydi, hangimiz iddia edebilir ki, bu kadar iyi bir oyuncu olabilirdi?
Bu taraftar ve seyirci profilinin oluşmasında kamuoyunun, hele o yorumcuların suçu yok mu? Yorumcu dediğin, dinlediğin, dinlemekten zevk aldığın, dinlerken öğrendiğin, onun yorumlarını da yeri gelince eleştirerek daha doğru yolu bulabildiğin insanlardır. En büyük özellikleri de öğretici olmalardır. Ama Dünya Kupası oynanıyor ve ülkemin resmi kanalında, bu vasıflara, misyonu açısından en fazla dikkat etmesi gereken resmi kanalında yorumcu maç yorumlarken, dönüp dolaşıp söylediği şey “bir gol olursa maç zevklenir” oluyorsa, oturup kara kara düşünmek, düzeltmemiz gereken şeylerin ne kadar fazla olduğuna üzülmek gerek. Yahu elbette bir gol olursa maç zevklenir. Dünya Kupası dediğin organizasyonlarda, hele hele eleme turlarında, takımlar birbirini tartarken, günümüz futbolunun gereklerine uygun daha dengeli oyunu seçerken, bir gol atarsa, elbette diğeri daha fazla riski göze alacak, öbürü boş alanlar bulacak ve seyir zevki artacak. Bu bir yorum mudur? Spikerde tutup, gol olduktan sonra ve seyir zevki artınca, “Sayın bilmem ne siz demiştiniz” diye yorumcuyu pohpohluyorsa yapacak ne olabilir ki? Her şey o Rıdvan Dilmen’in Hasan Kabze’nin golünü bir saniyecik önden söylemesi ile başladı zaten, artık yorumcular saha içinde taktiksel açıdan gelişen ve değişen olayları anlatmak çok, gol olup olmayacağını bilmeye, giren çıkan oyuncuları tahmin etmeye çalışıyor. Bilemeyince de oturup, o böyle olmazdı deyip kendini tatmin ediyor, haklı çıkarmaya…Kimse mükemmel değil ama bu yorumcular hakikaten mükemmel.
Ee bu bir döngü. O yorumculara prim yaptıran kim, yine bizleriz. Hadi maçı mecbur izlemek zorundasın, programları izleme. Prim yaptırma şu insanlara. Ama işte üç beş kişinin tepkisi ile olmuyor bu işler. Komple bir zihniyet değişimi gerekiyor. Ya da en kolayından, futbolu yönetenlerin, medyayı yönetenlerin artık bir şeyleri değiştirmek gerektiğini anlaması.
Bi Ali Turan’dan nereye getirdiniz beni yahu
